18 Şubat 2012 Cumartesi

Tam da Bank of Amerika’nın önünden geçtiğimiz sırada arkadan hızla gelen ve bize çarpmamak için fren yapan otobüsün lastikleri asfaltta ergimişti...

Hangisi ve neresi olduğunu bilmediğim karanlık bir kentten kaçış planı yaptığım sırada New York’da olduğumu öğrendim. Üşüyor ve korkuyordum. Yorulmuştum. Yön duygumu yitirdiğimi anladığımda korkum iyice arttı. Belki de yönler değişmişti, bilemiyordum.

Cep telefonu yoktu yanımda. Zaman konusunda kavrama yeteneğimi zorladım ve dillerini anlamadığım insanlar arasında yalnız, tek başına kaldığımı gördüm. Işıklar çok hızlı küçükten büyüğe doğru bir yanıp bir sönüyordu. Büyük ışıklara sıra gelince gözlerimi kapatıyordum.

Kaçışmalı devinimler, arka arkaya düşen gölgelerle koşuşma ritmi ve kulaklarıma ulaşan sesler çoğaldığı sırada, azgın bir denizin kıyıdaki kayalara vuruşu gibi patlayan ve tıslayarak geri çekilen darbe sesleri sıklaştı.

Oradan uzaklaşmak için geriye, geldiğim yöne doğru koşmayı denedim. Karşıdan karşıya geçiş için konulan ışıklarda kırmızı ve sarı renkleri yer değiştirerek bir çakıp bir sönüyordu. Oralarda karşı yola geçmek için davrandım ve sarı ışıklara bakarak yola indim. Ben yolun ortasına indiğimde ışıklar kırmızıya geçmişti.


Kaçış ritmimi sürdürdüm sırada yoğun bir trafik akışına düştüğümü gördüm.
Cankurtaranlar, yangın yerlerine yetişmek için siren sesleriyle yolu dolduran cüsseli araçlar, yönü belirsiz bir kargaşayı simgeliyordu. Yolun karşısına geçmekte zorlandım bir süre. Kapılarına dek dolu karanlık otobüsler, karartılmış dönemeçlerde hayalet gölgeleri gibi titreyip ileri geri giderek üstüme geliyor ve tam orta yerde bana çarpacağı sırada yere mıhlanır gibi durma alıştırmaları yapıyorlar sanısınına kapıldım o sırada.

Otobüsün içinde insanlar değil de gölgelerden silüetler çığlıklar atarak ileri fırlamak isteklerini anlaşılmaz mimlerle bana belirtmek istiyorlar izlenimi edindim. İtfaiye araçlarından sarkan hortumlar, yol boyu bir zincir gibi salınan otobüslere su sıkarak yolu temizleyecek gibi kükreyerek geçip gidiyordu o kargaşada yine de.
Birbirlerini ezerek koşuşan ve yumak olmuş insan gölgelerinden yükselen çığlıkları yutan siren seslerine göre yön seçmeye karar verdiğim anda kendimi otobüslerden birisinin önünde buldum.

Ben bu gölgelerden birisi ve hem de tümü olduğumu anladığım sırada otobüs freni patlamış gibi dördüncü vitese geçti. Nereye gidiyor bu tren, diye bir çığlık sesi öteki çığılıkları ve tüm sirenleri bastırdı.

Hep bir ağızdan: tren değil yuvarlanarak giden bir otobüs içindeyiz ve rehin alındık galiba diye öteki yolcular, koro halinde ezberle yetişmiş okul çocukları gibi gürlediler. Bu gürleyiş gök yüzüne doğru yükselirken, gökdelenler titreyerek sallanıyordu. Yoksa Zeus mü gürlüyor yukarıda diye anlamaya çalıştığım sırada başka şeyler oldu. Yol iyice doldu ve yukarıdan kül yağmaya başladı.

Tam da Bank of Amerika’nın önünden sıyrılıyorduk ki, arkadan gelen bir başka otobüs hızla geldi ve öne geçti ve durdu. O sırada vakitsiz çan sesleri mi yoksa minarelerden miktofonlarla çağlayan vakitsiz ezan sesleri mi tam anlaşılmayan tuhaf bir uğultu ayyuka çıktı. Nesnesiz bir uğultuydu bu fakat metalik tınılarla gövdeme giriyor ve oraya yerleşiyordu bu sesler...

Nesnesiz ve öznesiz bu uğultu, bir karabasan imiyle maddesiz bir boşluğun içinden fırlayarak geldi ve üstüme abandı kısa bir süre. Manyetik titreşim içindeydim ve gövdem radyasyonla yüklenmekteydi. Bu manyetik dalgadan çıkamıyordum.

Kuleler çöküyorlar üzerimize diyen, Çinli sürücü otobüsü bırakıp kaçmaya yeltenmek üzereydi. O giderse, bu otobüsü kim çıkarır Manhatten dışına, diyen daha yüksek tınılı başka bir ses çıktı. Böylece bir otobüste olduğumu ve kent dışına kaçmaya çalıştığımı anladım.

Hepimiz birlikte, Çinli sürücünün çevresinde şövalyelere giydirilen zırh gibi kenetlendik. Çinli sürücü iki ileri bir geri vitesi ile yaylanıp yola çıkacağı sırada, yanımızda motoru çalışmayan öteki otobüsten çığlıklar yükseldi.

Anlaşılan o ki, Tam da Bank of Amerika’nın önünden geçtiğimiz sırada arkadan hızla gelen ve bize çarpmamak için fren yapan otobüsün lastikleri sıcak asfaltta ergimiş ve motoru asfalta inmişti. Gölgeler halinde yolcular açağıya döküldüler. Evet! Motoru asfalta çöken ve üstelik eriyik lastikleriyle yolu da çökerten ve asfaltı tutuşturan bu otobüsü görüyordum. Asfalt cayırtılarla yanıyor, üstünde ne varsa tutuşturuyordu. Gölgeler halinde aşağıya inmiş yolcular, halatlarla ileri doğru sürüklemek, bu alev almış otobüsü çekip hendekten çıkarmak için gayrete geldiler.

Arkadan bir saltanat arabası gibi itilen ve hemen neredeyse bize bitişik bu otobüs bir an kendisini saran alevleri yutarak çalışır gibi tekledi ve motoru harekete geçti. Alevleri yutunca enerjisi geri gelen aküsü dolan otobüs kalkmaya başladı. Yolcular ite kaka yola çıkardıkları otobüse arka kapılardan dalmaya yeltendiler. Nedense arka kapı açılmadı.

Güçleri yetmedi kapıyı kırmaya. Doğu Irmağı ile öteki ırmağın taştığını görüyordum. Yükselen sular Manhattan’i silip süpürüyordu. Açılan ön kapıdan yeni yolcular ellerinde tarihleri silinmiş biletlerle, akın akın otobüse girdiler.Bu sırada otobüsü iterek harekete geçiren önceki yolcuların yeniden sıraya girmeleri istendi bu sırada. Oysa otobüste oturacak yer kalmamıştı ve çinli sürücü ayağa kalkarak, otobüsü itmek için inen yolculara seslendi.

İki saat sonra başka bir otobüs gelecek ona bineceksiniz. Ekledi: yer varsa tabii...

Sevgi, içtenlik.

Tekin SonMez, 26 Aralık 2011, New York New York.

25 Aralık 2011 Pazar

New York, Manhattan geometriler gizemciliği ışıktan sırlı labirentler kenti, bu kez bir kaçış gibi şaşkınca karşıldı beni...

New York daha önceleri kristal bir kent imgesi ile yer etti zihnimde.

Bugün durum böyle mi, değil mi?

Rüyalarla karılmış kristal bir beden gibi, ışıktan geometriler, kristal piramitler kenti Manhattan dedim yirmi beş yıl önce ilk geldiğimde.

Sayıklar gibi söylenerek; neden bu denli geç geldin, dedi geceleri rüyalarıma giren bu kent.

Geciktim evet! Geciktim!

Soğanlı Dağlarını aşan bir yolda devedikenleriyle dizleri soyulan annesiz, yalnız ve kimsesiz çocuk uzun/ince köprülerden geçti ve yine de burada işte, dedim.

Adı New York, New York diye yüz yıl önce pastoral bir adada doğan ve bir kızılderilinin uçkun çocukluk rüyalarıyla yaşayan Manhattan sonunda bağrına bastı beni.

Sonra araya tuhaf bir duvar gibi elde olmayan engeller konduruldu. Geciktim ikinci kez ve bu kent için verdiğim sözü yerine getiremedim. Sonunda bir şey daha oldu.

Işıyan duvarlarıyla her gelişimde beni düş dünyasına sürükleyen bu kent, bu kez nerede diye sordum.

Kara bir galaksi benzeri kendi içine akaduran bir gizem sarnıcı gibi, bu kent bu kez şaşkınca karşıladı beni.

Ne oldu, dedim. Evet bu kez böyle oldu, dedi. Boynu derince ısırılmış gibi soluk almada zorlanıyordu.

'Işıktan geometriler, piramitler kenti..' sanki gitmiş de…

Bakın işte ilk haber! İki yıl önce: Burada değişen hiç bir şey yok, demişim. Oysa bu kez farklı bir şey var! İlk haber, değişen çok şey var, diyeceğim.

Geometriler gizemciliği ışıktan sırlı labirentler, simgeler, metaforlar dünyası ile bakın işte şimdi, şunca yıl sonra yine yüz yüze geldim, diyeceğim sırada, bir de baktım ki karanlık saçan bir göktaşıyla geriye dönmüştü uzun gece.

Bir yaprak gibi arada sıkışıp kalmamak için koşuyordum.

Mannhattan tutma beni, yapacak başka işlerim var, dedim.

Evet kentten dışarı çıkmak istedim ve Çinli korsan otobüslerde o sıra oturacak yer verilmedi. Çince konuşan çok genç, ufak tefek uzun yüzlü, incecik bir adam, İngilizce konuşan iri yarı yolculara, iki saat sonra bir otobüs daha gelecek ve orada yer varsa sizi alacak, ne var bunda, sakince bekleyin, olmazsa bir sonrakinde yer olur, diyordu.

Sanki dünyanın batış filmi yaşanıyor, yoksul insanlar büyük kaçış için ucuz otobüslere koşuyordu. Evet, otobüste tek sürücü vardı ve o da Çince konuşuyordu.

Biletlerini önceden almış oldukları halde, otobüste yer bulamayan amerikalı yoksul yolcular, otobüsün camına taş vurarak, paramızı geri ver, diye bağırıyor ve otobüsün hareketine engel oluyorlardı.

New York denilen, Manhattan diye ünlenen kenti, tıka basa dolu Çinli korsan otobüslerle mi terkedecektim… Ne tuhaf hazır olmadığım bir ikilem gibi bir siren bu. Şöyle bir siren!

Hem de yaşamımda gecikerek geldiğim bu kentten, üstelik yazmaya söz verdiğim şeyleri yazmayarak, şimdi bu kenti acıyla terk edişimi hoşnutlukla yazmam isteniyor benden.

Hem de üstelik İsa'nın doğduğu bu 25 Aralık gününde...

Sevgi, içtenlik.

Tekin SonMez, 25 Aralık 2011, New York New York.

6 Mart 2011 Pazar

Buenos Aires ve tango! Nedir tango? Kıvrak bir coşku, naz ve utangaçlıktır tango.. Özde, nüfus hareketleri ve kültür; İkinci bölüm.

Bir; masal devinin başı kesik, koltuk altında tuttuğu başla, tango yaparak yanıyor gövde.

Yanıp yok olmak değil, yeniden yaratıyor kimliğini masal devi.

İki; masal, Buenos Aires ve çevresinde yaşayan on milyon insanı, geçmişe bağlıyor.

Üç; güya bu tarz bir Tango ile özlemlerini açıklayıp zorlukları yenebiliyor bu göçmen ruhlar.

Değerli İzleyici...

Evet, ruhumu bir süre Buenos Aires’de gezdirdim. Santa Maria Limanı’nda buldum kendimi. Dengeyi sağlayan kolların, bedenin yükünü çeken ayakların Tango aşkıyla nasıl coştuğunu orada gördüm.

Şimdi bir gerçeği, şöyle ki nüfus hareketleri ile oluşan yeni insanı anlamak için, on beş yıl önce yayınlanan izlenimlerimi sizinle paylaşıyorum. Göç olgusu nedir? Onu izleyeceğiz.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, 6 Mart 2011, Stockholm.Kültür kimliği belirsiz bir masaldı ilk başlarda her şey.

Kültür kimliği belirsiz olan insanların arasında, Tango’nun ötesinde hiçbir şey, kültür kimliğini belirlemeye yetmiyordu.

Dans ederken ilkin varlığımızı belirtmek istiyorduk, sonra bazı şeyleri unutmak istiyor ve bir insan sıcaklığının gövdemize dokunmasını istiyorduk.

Göçmendik çünkü. Başkaldırı ritüeli gerekiyordu.

Ve Tango bunun için Buenos Aires’de ‘Porteno Tangosu’ adıyla 1880 öncesi barlarda, kıyı meyhanelerinde doğdu.

Tango öteki bir anlatımla bedenlerini ödünç veren kadınların yoğun olduğu eğlence yerlerinde doğup gelişti.

Bugünki Corrales Viejos kıyı bölgesi ilk doğum yeri araştırmacılara göre.

Başkentin büyük limanlara sahip oluşunu belirtmek için, kültürel kimlik sorunu, öteki bölgelere oranla daha önemlidir.

Porteno, bu anlamda Buenos Aires için, kültürel kimliksiz oluşu açıklamada kullanılır olmuş.

En altlarda yaşayanlar; liman işçileri, mezbahacılar, katırcılar ve sığırtmaçlar arasında gelişen Tango, giderek Portenolu’yu betimlemiş.

Katırcıların ve sığırtmaçların kırsal kökenli şiirleri ve gitar bir zenginlik vermiş Tango’ya. (Sürecek)




Tango’da erkek matadora dönüşebilir.




Yazı ve fotoğraflar, Tekin Sönmez, 20 Şubat 1996, Hürriyet Gazetesi

14 Şubat 2011 Pazartesi

Arjantin ve Buenos Aires, Tango'yu ve nüfus hareketleri tarihini, göçmenliğin tarihini anlatır veTango ise 'Sevgililer Günü' nü anımsatır; 12. yazı...

Arjantin Avrupalı nüfus hareketleri ile göçmenler tarafından yaratılan çok kozmopolit bir ülkedir.

Buenos Aires hem başkent hem de Tango’nun kalbidir.

Buenos Aires,(Bakire Meryem’den) 'İyi Rüzgarlar' anlamındadır. Buenos Aires’de hayat sadece futbol değil daha çok Tango’dur. Esta bien, iyi mi? Bueno, iyi.

Arjantin’den söz edilir edilmez çokluk Tango unutulur. Geometrik paralel caddeler, renkli kahveler, aşk unutulur. Kimilerinin dudaklarında alaycı çizgiler belirir. Askeri darbe gibi belki Falkland Savaşı ile geri çekilen askerler, futbol falan... Bu tür hatırlatmalarla dudak bükülür.

“Esta bien, doğru mu? No... pero si! Hayır... fakat evet!

Değerli İzleyici,

Tango ve Arjantin konulu bu dokümanter yazımın Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanmasının üzerinden on beş yıl geçti.

Bugün 14 Şubat 2011. Bu yazıya ve fotoğraflara yeniden dönüp baktığımda, gezgin ruhumun yer değiştirdiğini, evet boyutların değiştiğini görüyorum, fakat yazıda değişecek bir şeyin olmadığını da görüyorum. Aradan geçen on beş yıl, teknoloji kolaylıkları, yayımlama hızı yer ve boyut değiştirdi.

Yazarlık, fotoğrafçılık da yeni olanaklarla güçlendi. Bellek dışı olan, unutulmaya bırakılan çok şey, yazı, resim, deneme, mektup gibi herşey yeniden yine doğum yaşıyor ve izleyiciye sunuluyor. Yazma serüveni unutulsun mu?

Bu yazarın kaleminden çıkan Arjantin ve Buenos Aires ve tango yazısı unutulmaz. Neden? Şundan! Bu analitik yaklaşım, önyargıları değiştirmeye yönelik bir çalışmadır.

On beş yıl önce; 'Arjantin’den söz edilir edilmez çokluk Tango unutulur,' diyorum. Tango, salt bir dans değildir!

Göründüğünden daha fazladır! Sevgililer Günü olan bugün gibidir bir yanı ile. Öteki yanı ile de anılmaya değer, evet.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez, 14 Şubat 2011, Stockholm

Ne ülke Arjantin ne de Başkent Buenos Aires bu şekilde anlaşılamaz. Fakat evet, kimilerinin belleğinde böyle bir simge ile yaşar Arjantin.

Oysa göçmenliğin tarihini Buenos Aires'in kalbi anlatır. Tango’dur 'muhacir' Arjantinli’nin kalbi.

Anayurt, Avrupa özlemidir.

Kuzey Akdeniz’den getirilmiş zil, şal, gül ayrı bir potaya bırakılır. Yakınma, gözyaşları, geriye dönüş yoktur.

Sadece İspanya’dan değil, Almanya’dan, Fransa’dan, İskandinavya’dan yani Avrupa’dan kalkıp gelen gemiler yakılır. Başlayan ve süren Tango’dur artık.

Ölüm, ayrılık, aşk, özlem; yeniden yine doğum ile göğüs gererler bu topraklardaki yeni göçmenliğe.

Bu durumda Tango, sadece bir dans ve müzik değil, bilgelik de olur.

Bu durumda hem unutulmak istenen gerçeğin hem de varılmak istenen ütopyanın bıçkın ve hovarda rüyası... Tango işte... Evet... (Sürecek)

Yazı ve fotoğraflar, Tekin Sönmez, 20 Şubat 1996, Hürriyet Gazetesi

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Mayalının ruhani dünyasında Quetzalcoalt kuş/yılan bilgeliktir.

Siyah saçları sağ omuzuna savrulmuş, alnına sıkı bir bağ takmış ve sol omuzunda ağır bir kütle ile ayakta durmaya zorlanan bu kırmızı pelerin, elli eltmış kişinin omuzlarında.

Bu omuzlarda taşıma olayı, kırk elli kişinin kütle olarak yürüyüşü ve tek bir ritm ile öne yanlara sekerek karşıdan gelişi çok ağı ve tantanalı bir tören. Mehter takımı gibi kütlesel, fakat elli kişinin zor taşıdığı bu ağır tabut altında mehterciler gibi geriye adım atma olanağı yok. Kortejin en dağdağalı bölümü de işte şimdi ortaya çıktı. Çok büyük bir sanduka... Roma İmparatorluk tahtı gibi masif gürgenden yapılmış bir kütlenin üstünde kırmızı pelerinli bir suret...

Kızılderili yerlilerin kent gettoları ile sokuldukları ve el ürünleriyle göründükleri Antigua’nın pekçok özelliği var. Birisi Semana Santa, kutsal hafta fantasyası. Bunlardan birisine yine tanık oldum. Elimde kamera geçit törenini izliyorum. İspanyolca öğrendiğim ve Güney Amerika gizemine kapıldığım kent Antigua'ya bu beşinci gelişim.


Kortejin şaşalı bölümü hemen önümdeki yola çıktı. Yükselen ilahiler gök yüzünü tutuşturmuş mor, mavi tütsüler arasında keskin ve gür işitiliyor. Bu yürüyüş dosdoğru iki ileri bir sağ ve bir sol yanlara ırgalanarak ilerlerken ayaklar altında kalacağımı düşüneren korktum. Tabut ya da tahtravellinin en üstündeki kırmızı pelerine bakarken, onun önünde kırmızı pelerinli bir melek, mavi giyiti ile yere çömelmiş sol eli ile ileriyi gösteriyordu.

Bu davranışın ne anlama geldiğini daha fazla düşünmeden biraz aşağıya baktım. Tahtı tam en önde ve ortada tutan mor giyitli ve beyaz türbanlı adam, iki kolunu gerdiği yanlarda büyük kütleyi yönetiyordu. Yürüyüş kaptanı o.

Çok geçmeden bu kütle halının önünde göründüler. Buhurdanlıklar, yağdanlıklar, tütsüler ve mızraklılar yanlara çekilmişti. Taht, üstündeki kırmızı pelerin ve öndeki melekle bu halının üstünden geçti. Yerden talaş tozu yükseldi. Evet! Renk rek boyanmış talaş tozlarından halı, bu yola günler süren bir işçilikle döşemişti. Şimdi kutsal hafta törenleri sona doğru ilerliyor.

Değerli İzleyici,

Antigua’nın pekçok özelliği var. Semana Santa haftasında Tanrı’nın annesi Maria omuzlarda taşınır. Tanrı’nın Oğlu Lord İsa’yı omuzlarda taşıyacak erkekler haftalar önceden listelere yazdırırlar isimlerini. Para öderler bunun için yüklüce, tanrısal erdem varmak için belki de.

Yaklaşık altmış kişinin omuzları üzerinde öne arkaya yanlara, yaylana ırgalana denge tutturarak ağır adım ilerleyen bu kocaman sanduka tahmin edildiğinden ağırdır. Önde orkestra şefi havasında birisi yönlendirir bu yürüyüş ritmini. Giyitler baştan aşağı çok renklidir.

Çocuklar, tütsü taşıyıcıları buhurdanlıklarla en önde yürür. Cengaver suretleri iki yanda, kortejin içine kaçak ya da kaçamak girişlere mızrak gerer. Rüzgarın oğlu bile geçemez bu mızrakların arasından. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine görkemli bir hafta yaşanmaz. Cadde, sokak tümü de nazlı nazlı hazırlanır günler önce o büyük hafta için. Fener alaylarının geçeceği her yer dolup taşar. Gezginler çok önceleri oda bulur, han ve oteller o günler için dolup taşar.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Fotoğraflar SonMez'in kendi arşivinden.
Tekin Sönmez, Radikal Gazetesi gezi eki, 19 Mayıs 1998, İstanbul

16 Temmuz 2010 Cuma

Maya Halkı’nın eski kültürleri Guatemala’da yaşar, Antigua’da karnavala dönüşür; Onuncu yazı

Romalı cengaverlerden bir bölümü karşıda. Diz kapaklarına dek uzayan, beyaz zemin dikey çizgili eteklikleri, sağ ellerinde kalkanları, başlarında miğferleri, gergin sol kolları, ayaklarında çarıklar, bir ucu yere dayanmış imparatorluk mızraklarıyla heykel gibiler. Gözleriyle ufka mıhlanmış, uzaklara bakıyor gibi görünürken kırmızı uçlu mızrakları ile her an kan dökmeye hazırlar.

Ne oluyor burada? Nedir tüm bunlar? Ters bir uçuşla, eskilerde kalan öteki bir galaksiye mi konduk? Donakalmış masal kahramanları mı bunlar yoksa bir sirk panayırında soytarı rolü oynamak için sahneye çıkmış palyaçolar mı? Ne olduğunu tam anlayamadık! Kamerama birkaç kez hızla basıyorum. Pozisyonumu değiştirmek için yerimden kıpırdadım. İleride sepetindeki birkaç şeyi başının üstünde taşıyan bir kadın gördüm. Epeyce ileride. Çocuğunu bir bohça ile sırtına vurmuş. Sağ eli ile sepeti tutuyor. Çizgili giyitlerini bir yerden anımsadım. Deklanşore bir daha bastım ve görüntüyü büyüttüm ve aldım. Biraz ötede buna benzer görüntüler ekrana girdi. Kızılderili, yerli iki kadın..

Evet! Bu manzarayı bir yerden amımsıyorum. Bu arada romantik bir uyku hali de yaşıyorum. Gerçeklerle mi bir aradayım? Yoksa düşlerle mi uçuyorum? Tam karar veremedim! Biraz daha kıpırdadım ve karşıma açılan ufku ilkin gözlerimle taradım. Romalı silahşörlerin karşılıklı çift sıra yüz yüze durdukları ortama yoğunlaştım. Yol boşluğunu ve onları derin bir bekleyiş gerginliği içinde buldum. Sezdim daha doğrusu.Roma imparatoru Sezar’ı mı bekliyorlar diye düşündüm. Roma İmparatorluk tacını ve tahtını İstanbul’a getiren ve burayı Başkent yapan I.Constantinus mu geliyor yoksa? Evet belki de o, bugünkü Sultanahmet Meydanı olan büyük alana girecek ve bu cengaverler de onu bekliyorlar..

Evet! Kameramı tam zum yaparak cengaverlerin tolgaları ve mızraklarıyla bekledikleri yola döndüm. Yolun ortasında çok wild/yaban renklerle işlenmiş bir halı gördüm. Bütün sır, bu bana görüntü olarak ulaşan manzaranın gizemi bu halıdaki motiflerde olmalıydı? Böyle düşündüm ve daha derin zum yaptım. Teleskop gibi bir kamera var elimde.

Değerli İzleyici,

Tam bir büyütme yapınca halı üstündeki desenleri şaşkınlıkla gördüm. Bu Quetzal Coalt! Evet Quetzal Coalt motifleri idi. Aman Tanrım? Korkunç bir kurban törenine mi yuvarlandım düşümde?

Quetzal Coalt kuş/yılan simgeleri.. Bunları düşünmeye zaman bulamamıştım ki, uzaktan tütsüler ve ilahiler eşliğinde bir melodi ses vermeye başladı.

Tam keçileri kaçırmak üzereyim ki bu yolun en ucundan tütsülerle yola çokan mor giyitli çocuklar göründü. Zincirlere bağlı buhurdanlıklarda, garip mor bir tütsü, havada grafikler çizerek yükseliyor ve yola boylu boyunca yayılıyordu.

Bu yağlıkları en son nerede görmüştüm? Pagan Constantinus ile İstanbul’a gelen öncü grupların ellerinde bunlar vardı. Yol, arkaik Roma dönemlerinde görülen doğal taşlarla döşenmişti. Bu taşların üzerinden geçen öncüler halıya basmadan yanlara doğru açıldılar. (SÜRECEK)

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Fotoğraflar SonMez'in kendi arşivinden.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Bolivya, Amerika kıtasının Tibet’i Teraslarla yanlara ve gizli geçitlerle yukarılara, gökyüzüne galaksilere doğru yükselen İnka kenti; Dokuzuncu yazı

Sırtımdaki pılı pırtı gezgin yükümü incitmeden yıktım hana.

'Buenos Dias' dedim, 'Tienas una habication para mi?'
'Buenos Dias, Si, hemos.'

'Günaydın,'dedim. 'Bana bir oda var mı?' 'Günaydın,' dediler gülümseyerek, 'var, evet.'

Acımasız bir terör kıyamından kıl payı kurtulmuş, yersiz yurtsuz bir mülteci gibi Panama City’den kaçıyordum.
Dünyanın en kolay başkenti La Paz’ın, bana yüreğini açacağını bilmiyordum henüz. Güney Amerika'nın Tibet'i, Bolivya'nın başkenti olan bu kenti daha ilk gün sevdim.

Değerli İzleyici,

Şu anda bulunduğum köşeden, katedral arkada bırakılarak yürünürse dosdoğru Mercado Camacio karşılar sizi. Geriye dönülüp Avenida Montes (Altiplano’ya çıkan yol) ile Merkez Otobüs Terminali’ne ulaşır ve kentler arası, ülkeler arası iletişim, ulaşım sağlanır. Bütün bunları o köşede durduğum zaman bilmiyordum. Bir mucize bir tansık oldu!

Daha biraz önce oldu bunlar! Bu İnka söylenceleriyle hava boğluğunda, bulutlarla ilerleyen merdivenler başkentinde yukarı çıkışta zorlanan bacaklarım dur, dedi. Durdum!

Köşeden sağa, aşağıya doğru, Calle Socabo’ya ulaşılan boşluğa baktım. Bir de ne göreyim! Posado Torino, işte orada yazmıyor mu! Sırt yükü altında ezilmiş omurga nasıl doğrulur, görmeliydiniz! Bir dilenci gibi bükülmüş gövdem doğruldu. Bu birkaç bin metrede çarıklarım ağır çekimden kurtuldu. Anneme kavuşacakmış gibi o yöne fırladım.

Ben de burayı arıyorum! Teraslarla yanlara ve gizli geçtilerle yukarılara doğru büyüyen bu han, dünya gezginleri için ünlü ve çekimlidir. Sırtımdaki pılı pırtı gezgin yükümü incitmeden yıktım hana. 'Buenos Dias' dedim, 'Tienas una habication para mi?','Buenos Dias, Si, hemos,' yanıtı aldım. Şimdi elma şekeri verilmiş çocuklar gibi neşeliyim. Terasa oturdum, sırtıma İnka güneşi vuruyor ve ben bu satırları size buradan yazıyorum.
Sevgi İçtenlik...

Tekin SonMez, 1 Mayıs 2010La Paz, İspanyol serüvencilerin, altın düşkünlerinin gelişlerinden önceki zamanlarda, Tanrıların buyruğuyla barış yeri sayılmış. Fakat bu bile yetmez Bolivya’nın en büyük kenti La Paz’ı tanımlamaya. La Paz İnkalı masallarla bugünkü gerçekler arasında inilip çıkılan bir merdivenler kenti, basamaklar vadisidir. Bolivya Başkenti denilir.

Gerçek ise bu değildir. Kağıt üstündeki kurallara göre adını, bağımsızlık savaşındaki ünlü General Antonio Jose de Sucre’den alan, Sucre Bolivya’nın Başkenti'dir.

Yönetim kadroları ise La Paz’da oturur ve ülkeyi yönetir. La Paz, bu ilişkide gerçek 'facto-fact' bir başkent gücündedir.

La paz’ı, İspanyol konutan Alonso de Mendoza 1548’de almış. Ardından başlayan keşif, Choqueyapu Kanyonu’nda altın rüyaları olmuş. Altın arayıcılarının ateşi hızlı sönmüş. Bununla birlikte La Paz, Gümüş Yolu üzerinde olması nedeniyle, İspanyol istilası sonrası gelişimini tamamlamış.

Potosi’den kalkan ‘gümüşkervanları’ La Paz’ı güzergah, bir anlamda ‘kervansaray mekanı’ yapmışlar.

Bu yüzyılın ortalarında köylü göçü hızlanıvermiş La Paz’a. Bugün bir buçuk milyon dolayındaki nüfusuyla La Paz, Bolivya’nın en kalabalık ticaret, kültür ve endüstri kentidir. Bunların yüzde 65 bölümü İnka kökenli yerlilerdir.

Aymaralı ve Quechua dilini konuşurlar. Başkent ortasında dört yana sarmaşık gibi tutunmuş kutucuk kondulara, binlerce merdivenle çıkılıp inilir her gün.

Amerika Anakarası’nın Tibet’i diye tanımlanan Bolivya aynı zamanda Güney Amerika’nın fiziksel kalbidir. Dünyanın en doruklarında kurulmuş başkent La Paz’da, yani And Sıradağları’nın ‘aynalı çarşısı’ndayım şimdi ve buradan sizlere sesleniyorum. Sesimi işitiyor musunuz?