4 Nisan 2010 Pazar

Panama City Çok kültürlü, kolonyal, modern ve korsan... Panama Kanalı İspanyollar, İngilizler, Fransızlar ve Haydutluk Söylenceleri; Sekizinci yazı

Panama City’de Kızılderili aramayın. Sormayın da. Yerli Amerikalıların renk tutkusu aklınıza düşünce kent içi ulaşımı yapan güllü otobüslere bakın; bunlar Antiller ve Karayip’ten Kara ve Kızılderili insan karışımı buraya özel mestizo esintileri vermiş.

Kolonyal yapıların yer aldığı Casco Viejo, gün ortası korsanlık geleneğini sürdürmesine karşın, bende hayranlık duyguları yarattı. Nostalji buradadır.

Bu eski bölgeyi beyaz ve mavi renklerle ışıltılı yapıları ve romantik sokakları sizler de seversiniz. Burada sokak hayduları söylenceleri özel günleri yaşadım ve aşağıda bunlardan parçalar sunuyorum.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
4 Nisan 2010, StockholmDeğerli İzleyici,

Pamana City’de ‘rehin’ kaldığım bir hafta boyunca, tek gözümü eski zaman haydutları gibi bağlayıp sokağa çıktım. İçinde yaşadığım Casco Viejo bölgesi, yani ‘old town’, gizlerini ancak böyle verdi bana.

Görüntüm aşağı yukarı bu izlenimi taşıyor. Guatemala’nın El Peten ve Güney Meksika’nın Chiapasının en isyankar ikliminden gelmekteyim. Eksik olan tek şey gözümün birisinin bir çaputla örtülmesiymiş meğer!

Afrikalı kanı ile yerli Amerikalı kanı (Kızılderili) karışımının yarattığı bu tür bir ‘mestizo’, modern olma iddiasındadır. Her iki kesim de yitik rüyaların çocuklarını, melankolik aşk melezliğine sunar bu kentte. Dudaklarda ise İspanyolca ezgiler kırık ve hırçındır.

Panama City’yi bu renk ve desen büyüsüyle bezeli otobüslerle geziniz. Yanınızda İspanyolca birlen bir korumacı da bulunsun bu sırada. Otobüsü yeğlemiyorsanız, taksi ile otelden ayrılmak en iyisidir.

Vardığınız yerde, hemen eşik önünde taksiden inmek yanlış olmaz.
Sözü edilen söylencelerdeki korsan ruhlar geleneği, ‘devam , gangsterliğe devam,’ demektedir Panama City’de.

Casco Viejo sokaklarını biraz melankolik fakat çok hızlı arşınlayarak ve kamerayı sık sık eski püskü paçavramsı bir torbadan, bir haydut gibi çıkarıp gerisin geri tıkıştırarak sizler için bu fotoğrafları çektim.

Sığındığım Hotel Central’in karşısındadır antik kathedral. Arkasında ve iki adım ötede Plaza de Bolivar Alanı bulunur. Güney Amerika bağımsızlık hareketinin efsane ismi Bolivar’ın anıtı buradadır.

Hemen solda San Fransisco Kilisesi ve yüz yüze bakan Ulusal Tiyatro, Kanal’ın açıldığı maviliğe yakındırlar ve zarif mimari örnekleridirler.

Üç adım ötede dillere destan, Başkanlık Sarayı sıkı koruma altındadır her zaman yanlardaki sokaklardan kuş uçamaz, yaklaşamazsınız bile. Halk pazarı (Mercado Publice) bu görkemli yapıların birkaç yüz metre ilerisinde, modern kent merkezine ulaşan ara bölgededir. Burada renk ve hareket vardır. Fakar dünya dardır. Yürünerek gidilmez.

Ben taksi kullandım ve sürücüsü ile korumacı koşulu ile anlaştım.
Bir de Hotel Central’in dolambaçlı labirentlerinden geçerek binanın çatısına, sırlı bir kapıdan çıktım. Bu saklı yolu; her nasılsa hayatta kalmış bir Kızılderili gösterdi ve kapının anahtarını elime sıkıştırdı.
Panama City’ye ve Kanal’a yol veren büyük koya ve masalsı yüksek gökdelenlere buradan doya doya baktım. Asıl niyetim bir kaçış yolu açmaktı Panama City’den dışarıya doğru. Havadan bir kaçış yolu.

Guatemala’dan yola çıkmadan önce, Panama City çevresinde eski zamanlardan kalma bir yelkenlinin beni beklediğini sanıyordum. Birçok gezginin hayalindeki bu tür taka ile oradan Ecuador’a, Kolombia’ya sıçramak, bir tutku gibi rüyalarımı sarmıştı. Panama’da yandı bunlar.

Tekin SonMez, Radikal Gazetesi, 16 Haziran 1997 Pazartesi

31 Mart 2010 Çarşamba

Machu Picchu Dünya’nın galaksilere açılan kapısı Peru'da, Titicaca Gölü, bir yanı Bolivya, öteki yanı Peru’ya açılan sınır; Yedinci yazı

Titicaca,dünyanın en yükseklerinde ve en uzun Güney Amerika’nın da en büyük gölüdür. İnka Tanrılar Pentaonu, İnka Tarihi ve kültür zenginliği, bu gölde söylencelerini yaratmış. Bu göl yaşamda/ölümde, düğünde dernekte bir yanı ile Bolivya, öteki yanı ile Peru’dur.

Peru sınırına bir göz atıp yüklendim avadanlıkları Titicaca Gölü’ne baka baka köye girdim. Bolivya tarafına düşen bu köyün adı Copacabana.

Güneş Tanrı Virakokna insan soyunu burada yaratmış. 'Bunlara bir de efendi gerek' demiş göle bakarak. Monka Kapak ve Mama Okllo iki kardeş, Güneş’in öz çocukları. Lord Virakokna’nın buyurması üzerine Güneş’ten, Copacabana’ya inmiş, evlenmişler. İnka Hanedanı ve birbirlerini kırıp geçiren Kızılderili klanların yönetimi başlamış o günden sonra. Dünyanın her yerinde olan kargaşa sever insan soyu, ne yapalım ki burada da böyle dizginlenmiş söylencelere göre.
Değerli İzleyici,

Bu satırları Güney Amerika And Sıradağları'ndan yazıyorum. Buraya Bolivya Başkent'i La Paz'dan otobüsle geldim. Hemen birkaç yüz metre sonra gözüme kestidiğim bir posado (han) içine daldım. Peru için hazırtladığım avadanlıklarımı yıkıp, biraz ötedeki tepeye yöneldim. İki tepecik arasındadır Copacabana. Birisi eski masalları anlatır.

Ötekini şamanları basar bağrına. Söylenceli tepeciği sonraya bırakıp, şamanlarla ünlü tepeciğe çıkmaya durdum. Dört bin metre yüksekteki merdivenleri tırmanmak için Toroslu yörük ya da Orta Asyalı şaman ruhu bulmak gerek. Titicaca, dünyanın en yükseklerinde (3820 m) en uzun (170 km) ve Güney Amerika’nın en büyük gölüdür.

Ejderhalarla dolu bir dünya tasarımı için en uygun olan bu göl özerine pek çok şeyler söylenmiş, yazılmış. İnka Tanrılar Pentaonu, İnka tarihi ve kültür zenginliği, bu gölde söylencelerini yaratmış. Yarın buradan Puno, Peru'ya geçeceğim bu gölün bu yanı Bolivya öte yanı Peru’dur.

Bölgedeki arkaik insan öyküleri tüm And Dağları kültürünü kapsar. Paris'te Sacriko Tepesi yokuşuna benzer Copacabana merdivenlerini tırmanıp ilk sahanlığa çıktığımda gökyüzüne yaklaştığımı gördüm. Masmavi göl yaratılmış efsanesini aralıksız anlatıyor gelenlere. Güneş Tanrı Virakokna tepede. Sahanlıkta ise Kızılderili birkaç şaman var.

Birisi ilgimi çekti. Bu şamanın önünde bir kadın. Saçları özenle taranmış ve arkaya iki kara urgan gibi örüklenmiş modern bir Kızılderili bayan. Şaman büyü yapmakta. Elinde bir tütsü kabı. Şaman estirip üfürüp tükürüyor cine, ifrite kötü ruhlara. İyilik ayetlerini söylerken, gözlerini yumup soluğunu kadının yüzüne yüzüne veriyor.

Okuyup üfeleme ve tütsüleme işi sona erince, şaman biraz öteye seğirtti. Bir şişe kaptı ve patırtı ile açtıktan sonra, bayanın çevresinde dört dönerek bu şişeden fışkıran köpükleri püskürttü çevreye, havaya ve yere. Bunun Bolivya birası olduğunu sonradan anladım. Bira mayası, meğer çivili büyüleri bile söker geçermiş...

Sevgi,içtenlik...
Tekin SonMez

Yazı, fotoğraflar Tekin SonMez, Radikal Gazetesi, 30 Haziran 1997

1 Mart 2010 Pazartesi

New York, New York; ışıktan geometriler, kristal piramitler kenti Manhattan ve Kızılderili ruhlar; Altıncı yazı

'Susun dedim, fısıldayarak. Kızılderili ruhlar var aramızda.’

Sonunda nasılsa bir şeyi saydam algı kıvamında kavradık! Bir bulucu gibi coşku içindeyiz şimdi. Nasıl mı oldu? Çok kolay!

Manhattan’ı yirmi dört dolara Hollandalı Peter Minut’a (1626) satan Kızılderili yerli çoktan çürüyüp, kutsal bir karga gibi uçtu ve yitti; fakat ruhunu, capcanlı Kızılderili büyüleriyle tütsülüyerek Manhattan’a bıraktı.

Neler oldu? Beklenmedik bu durum nasıl böyle oldu? Çünkü yüreğini bu Kızılderili’nin, tıp tıp vuran yüreğini, batan güneşe karşı obsidiyenle çıkardılar, geometriler tılsımı olan elmas bir altarın üstünde yaktılar.

Bu nedenle gök gözlü kristal ve metalik geometrilerle tasarımlı hayaletler; bina, ev, gökdelen suretiyle Mannhattan üstünde ağ gibi salkım saçak kondurulmaya başlandı.

Geometriler gizemciliği ışıktan sırlı labirentler, simgeler, metaforlar dünyası ile bakın işte yüz yüze geldik. Geriye dönüş yolu, alev saçan lavlarla kapatılmıştı. Bir yaprak gibi arada sıkışıp kaldık.

Dışarıdan gelen kültürler hangi göç nedeniyle buraya varırlarsa varsınlar, Manhattan’a kadim Kızılderili ruh şekil veriyormuş demek ki! Hiç söz edildi mi?

Böyle bir Manhattan düşü bu satırların yazarından önce gören oldu mu hiç?

Klasik betimlerle çok söz edilir. İster yeni ister eski hep belli ölçekleri verir New York merkezi olan Manhatten. Çünkü yüreği hala daha obsidiyen altar üzerinde yanan Kızılderili ruhu işte bu New York denilen cinli kentin üzerini her sabah gün doğmadan önce örtüyor.

Değerli İzleyici,

Bu kente ilk ne zaman geldim? Belki de daha dün geldim! Kar diz boyu, kış, aylardan Şubat. Dünya Yazarlar Birliği New York toplantısına, yirmi dört yıl önce İsveç PEN üyesi olarak katıldığım günleri andım.

Bir de deli dolu kar yağışı altında salkım saçak Brokklyn Köprüsü fotoğrafları çektim. Bunları daha sonra yayımlamak üzere, on üç yıl önce Radikal'de yayımlan 'ışıktan geometriler, piramitler kenti..' başlıklı aşağıdaki yazı ile sizlere ses vermek isterim. Sonra geriye dönüşler olacak. Bakın işte ilk haber! Burada değişen hiç bir şey yok!
Sevgi, içtenlik...
Tekin SonMez
Manhattan, New York, 13 Şubat 2010
"Bir koşu Down Town için yola çıkıyoruz. Down Town New York ‘un ünlü borsa merkezini içine alır. Niyetimiz bu alanda borsa işlerini yakından görmek değil. Sadece aşağı Manhattan a ineceğiz.

Bu cinli kentin haremine varmak istemiyle ilkin kadim metro labirentlerine daldık. Columbus Circle adıyla tam köşe yol ayrımı gibi öne açılan Central Park South’a çıktık.

New York’un, bu iki cinsli dilberin sımsıcak bir eli olan kent haritası avuçlarımızdadır.

Gördüğümüz gibidir he şey. Karşımızda yüksek ve silindirik mermer bir sütun, dorukta Bay Columbus ayakta ufku taramaktadır. Columbus anıtını arkada bırakıp, çemberin dışına çıktık. Güney Ameriak fatihlerinin atlar ve kadınlarla yükselen zafer anıtlarından birini gördük hemen.

Sağa genişleyip ileri uzayan Central Park yukarı Harlem’e doğru iki önemli kültür merkezini koltuklarının altında tutmuştur.

Metropolitan Museum of Art ve öteki yakada Metropolitan Opera House-Linclon Center.

İlk sözünü ettiğimiz 5 th Avenü’de definelerini saçarken ötekisi Broadway ile Columbus Avenü’nün çakıştığı noktada açar perdelerini.

Kentlerin arasında dünyanın en uzunlarından biri olarak anılan Broadway Caddesi, kendimizi tutmasak tam Mannhattan burnunda çakışan Water Street’a atar bizi. İlk fırsatta yürüyerek ya da metro ile bu yolu sonuna dek gidebiliriz."

Yazı, fotoğraflar Tekin SonMez, Radikal Gazetesi, 25 Ağustos 1997

23 Ocak 2010 Cumartesi

Peru, Copacabana Gölü üzerinde insanlığın gözünden uzak, fakat tanrıların arabalarına çok yakın Uros'a yolculuk; Beşinci yazı

Bugün, Peru’ya bağlı, fakat tanrıların arabalarına çok yakın bir yerde ve hem de tarihin kıyısında unutulmuş Uros halkının yaşadığı yeri görmek üzere yola çıktık.

Toplam birkaç yüz kişiyi kapsayan bu isim, yazısız bir kavmi tanımlar. Duraksız yüze yüze, kıymık boyu yer değiştiren bir adacık.

Sözlüklerde, bu adı bulamazsınız. Fakat talih yüzünüze güldü Peru’ da Uros Adası’na yakın bir yoldan geçiyorsunuz. Küçük bir çabayla, on – on beş dakikanın ardından Urosluları ellerimizle koymuş gibi sazlıklar, kamış kulübelerle unutuldukları yerde göreceğiz.

Uygarlaşmadan uzak, tarihin kıyısında gölge altı bir yer. Zorlu yaşam nüfus artışını önlemiş. Çünkü burası dünyanın en yükseklerinde (3820 m) Copacabana Gölü'nün sunduğu hayat koşullarını barındırır.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 23 Ocak 2010Değerli İzleyici,

Adacığa iskelesi olan kent Puno’da, yerli gansterler tarafından soyulmadan bir gece geçirdik. Kentin batı kıyılarına doğru yürüyerek Copacabana Gölü’ne baka baka ulaşım yerini bulduk.

Merakla doluyuz. Zaman tünelinde kendilerini unutturmayı başaran bu halk, İnka Tanrılar Pentaonu mekânı Copacabana Gölü üzerinde kendilerini insanlığın gözünden uzakta tutabilmiş söylenenlere göre. Ada, gölün tabanından yukarıya doğru biriken saz yükseltisi katmerlerine oturarak oluşmuş. Uros kavminin ataları da tam böyle bir yer aramak üzere yollara çıkmak zorundaymışlar güya.

Kendilerini Colla ve İnka kavimlerinden yalıtmak (izolasyon) ve kültürel kimliklerini olduğu gibi hiçbir karışıklığa uğratmadan koruma çabasındaymışlar. Anlatılar budur.

Tarihi bilinmeyen bir vakitte yaşanmışlar ve insanlığın gözünden ırak, yazısız ve belleksiz bir kavim olarak günümüze ulaşmışlar.

Modern bir Kızılderilinin kullandığı taka bir motorla adaya giderken hem Copacabana’nın sırlı, büyülü manzaralarına bakınıyor hem de bu öyküyü düşünüyoruz kendi kendimize çünkü bu göl, insana susma duyumu verir.

Uzaktan, Oğuz Türkmen çadırlarını çağrıştıran görüntüler çıktı ortaya.
Suyun içinde gizli geçitlere benzer daracık kanallardan geçerek adaya vardık. Karaya çıktık, diyemeyeceğiz. Çünkü toprak yok ayaklarımızın altında. Balçıklara gömülmemek için uyarılıyoruz hemen.

İşte sazların üzerinde balık kurutan bir kadın. Balık, hemen oracıkta, hemen bütün ada ahalisinin günübirlik en önemli besin maddesidir.

Hemen bütün konutlar sazlardan kurulmuş. Biraz ötede okul ve öğrenciler işte oradadır. Bu siyah tenli Robinsonları, turistlere ve gezginlere tanıtmak isteyen motorlar seyrek olsa da getirip boşaltıyor yolcularını. Topu topu bir 30 dakika harcadık ve çevreyi kolaçan ettik.

Dönüş vaktimiz geldi. Kafamızda uçkun soru simgeleri var. Tanrılar mekanında, öteki insan kavimlerinden uzak yaşamayı başarmış bir halk. Kültürlerin karışımıyla oluşan bugünkü uygarlık ancak şimdi geçmeye başlamış bu adacıktan.

Tekin SonMez, 1995, Copacabana, Peru
Tekin SonMez, 1 Eylül 1997, İstanbul Radikal Gaz.

15 Ocak 2010 Cuma

Guatemala'da renk panayırının izinde ve tanrıların terasları Todos Sandos; Dördüncü yazı

Dağ doruğu Todos Santos, antropolojik bir müze çağrışımı verir. Sıklamen geçişli kırmızılar... Alev alev kızıllık ve mavi tonlarının yanı sıra beyaz, siyah ve yeşil de unutulmamış. Hayır turkuaz yok. Çivitsi bir gökyüzünde kızılcık bir fiesta var sanırsınız. İşte bu renk panayırı, binlerce yıl öncesini sergileyen desenler karnavalıdır. Size özgü, sizin olan renk totemine yaklaşmayı deneyeceğiz bugün. Genlerinizdeki renk duyumu ile cıvıl cıvıl konuşan simgeler dünyasına evet. Her renkte gizli bir cin (enerji) olduğu sanılıyor.

Burada herşey çocukluk rüyalarınızdaki civcivli renk karnavalıdır.

Cristobal da Las Casas’dan (Meksika – Chiapas), Palenque Örenleri, diye yola çıktık. Meğerse o gün, bir de ne görelim! Yanlış otobüse binivermişiz! Anlaşılmaz bir büyü varmış bu değiş tokuşta.

Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 14 Ocak 2010 Değerli İzleyici,

Guatemala’ya doğru, La Mesilla yönüne yuvarlanarak gitmekteyiz. Kılımız bile kıpırdamıyor bu tuhaf otobüs değiş tokuşundan. Sınırı pekala alesta alabanda keyifle Guatemala’ya geçtik.

Sınırdan kahramanlar gibi geçip Huehuetenango’ya vardık, yolculuğa huzurla ara verdik. İki yol var önümüzde! İki seçenek! Quezaltenango’dan Solola ve Atitlan’a varır bunlardan birisi. Ötekisi ise dağ doruğu (2.450m), tanrıların terasları olan Todos Sandos.

Gözlerimizi mistik bir enerji le üzerlerine çeken cümbüşlü desen desen labirentler; giyitler, urbalar buradadır. Todos Sandos antroplojik bir müze çağrışımı verir bu açıdan. Sıklamen geçişli kırmızılar...

Alev alev kızıllık ve mavi tonlatının yanı sıra beyaz, siyah ve yeşil de unutulmamış. Hayır turkuaz yok. Çivitsi bir gökyüzünde kızılcık bir fiesta var sanırsınız. Renklerin cini yapar bu hınzırca şakayı. Hayır, habis bir cin değildir bu. Her gezgin kendi geninde saklı bulunan totemler dünyasına dalacak ve ardından giyim kuşam satın alacaktır.

Bir panço, bir heybe, bir yelek; sıklamen ile gökçe mavinin hovardaca birbirine karışması. Çapkın ve erotik dalaşmalar.

Kızılcık yalımında bel kemeri. Siyah/beyaz çizgilerle donanmış giyitler var. Fakat buna enerji veren cin, sıklamene dönük kıpkızıl bir labirentte apansızın durarak, kobalt mavi derken, mora dönüşüyor.

Gelin de söz anlatın bu haylaz cin’e! Sizler de Todos Sandos’a bunun için geldiniz. Hani unutulmuş bir zaman kesiti ve renk simgeniz var!

İşte bu renk panayırı, binlerce yıl öteleri sergileyen cıvıl cıvıl desenler karnavalı, gezginleri beklemekte hep. Arkeoloji ve tarih sayfalarının tozlu dolambaçlarına sık sık dalışlar yapmak, çoğu gezginde bir susuzluk duyumu yaratacaktır.

Bu susuzluk, insan genlerindeki renk duyumunun başkaldırısı yerine geçer. Örneğin Coban, Tikal, Palenque gibi ören gezisi ardından, işte Todos Sandos gibi renk katlarına çıkmak da var.

Bu renkler psikolojik duyumla (ışık çeşitlilikleriyle renk fizyolojiktir) insana haz verir. Hem o arkaik dönemlerden kalan örenlerde ne tür giyitlerle insanların yaşadığı gözler önünde canlanacaktır.

Todos Sandos da işte bunun için iki gün, iki gece durduk. 'Ekstra illegal' genlerimizde saklı gizli renk cini ortaya çıktı. Gezginlikte kimileyin bu tür esriklik de yaşanır. Evet renkte gizem var!

Tekin SonMez, 1995, Todos Santos, Guatemala

Tekin SonMez, 1 Aralık 1997, İstanbul Radikal Gaz.

10 Ocak 2010 Pazar

Guatemala, Atitlan gölü kadınları anlatır; Üçüncü yazı

Atitlan Gölü, kıpkızıl dilleri bir fersah dışarıda volkanların alevlerinden çok, suya dönüşen Kızılderili Kadın’ı anlatır. Pedro de Alvarado’nun kanlı istilasıyla başlayan kaçıştan, tecavüze uğramamış kaç yerli kadın Atitlan’a sığınacak? Bu ünlü soykırımda rehin alınmış ya da kölelik kurallarıyla yok edilmiş erkeklerden kalan, hamile kadınlardır bunlar.

Değerli İzleyici,
Guatemala Kızılderili Söylence yurdu Lago de Atitlan’a gidiyoruz şimdi.

Vadiye ulaşacak yollar nereden ve hangi yönden gelirse gelsin şurada, Solola’da kesişirler.. tıngır mıngır.. zil, def ve kasetlerde İspanyolca ezgiler ve otobüsler bu ritmi verir gezginlere!

Şaman bilgesini içine gömen su, Lago de Atitlan gülümsemektedir. Çoğu gezgin bu topraklara vardığında büyüleyici piramitleri, taşlara işlenmiş hiyeroglif anlatısını ve kurban altarlarını görmek ister.

Lago de Atitlan’a böyle kalıtlar, örenler için gitmiyoruz. Renklerin ve desenlerin büyülerinden oluşmuş, kadınların parmaklarından dokuya dönüşmüş tılsımları yerinde tanımaya gitmekteyiz. Doğa kültürü var karşımızda. Tanrıların öfkesiyle yaratılan bir doğa kültür kalıtı evet.

Solola işte tam bu kavşaktadır. Antigua’dan ya da Guatemala City’den ya da Meksiko sınırından La Mesilla’dan yola çıktık. Az gittik uz gittik ve magma ile ergimiş kadın bedenlerinin suya dönüştüğü vadiye yüksekten bakmaktayız şimdi.

Bu satırların yazarı yaşanmış bir 'gezgin/insan' hayal perdesi açıyor.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 10 Ocak 2010Söylence Şamanı şöyle girer söze:
Atitlan Gölü, bugünkü gibi bir Marmara Denizi iriliğinde değildir.

Alevli dilini dışarı sarkıtarak tanrısal öfkeyi dışavuran volkanların eteklerinde, balçık ve magmadan ibaret bir tür bataklıktır orası. Ergiyen magmayı gölün kıyılarına sel suları örneği ağdıran kraterler yurdu ve efsaneler labirenti Atitlan’dır burası. Volkanların güvencelik yerlerine ulaşamayanlar, gecenin gitmesini beklemektedir.

Söylence Şamanı der ki; onlar koştular, sürüne sürüne çıktılar tepelere, emekleyerek ilerlediler yorulunca, elleri kan içinde kalır kalmaz, dişleriyle kökleri tuta tuta volkanların yakınlarına vardılar. Doruklara ulaşmayı başaranlar oldu. Aşağıda gecenin ve karanlığın koynuna düşenler de... Dolunay yoktu o sırada, Samanyolu uzaklardaydı ki, ışık dirhem bile olsa sızmıyordu hiçbir yönden ve yerden. Fakat magmaların da köpürme vaktidir.

Tanrısal öfke kırbacını vurur, volkanlar kusmaya başlar magma ve eriyik özü/nü dünyanın. Aşağıda, volkanların güvencelik yerlerine ulaşamayanlar gecenin gitmesini beklemektedir ki, lavlar işte o kadınların üzerine gelir ve her şey bataklık olan çukuru doldurur.

Kadınlar ve magma birleştikleri zaman suya dönüşür, Atitlan Gölü yükselir. Geride hiçbir iz, yani hiçbir insan bedeni kalmamıştır.

Kaç bin kadının suya dönüştüğünü hiçbir Söylence Şamanı söylemez.

Atitlan Gölü kraterlerin ortasında ve denizden yüzlerce metre yüksekte, o günden sonra 'kadın anne' gibi sabırla insanları karşılamaktadır.

Tekin SonMez, 1995, Lago de Atitlan, Guatemala
Tekin SonMez, 11 Ağustos 1997, İstanbul Radikal Gaz.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Edebiyat, ölümsüzlük yolunda gezginlik; İkinci yazı

Değerli İzleyici,

Bu blog nedir ve ne olacak, diye bir tümce vardı ilk sunumda. Bu blog günübirlik yaşayışta öne çıkan ve önemlisi nüfus hareketleri ile yer değiştiren insan için onunla koşan ve onu algılayan zihinsel bir bellek olacak, dedim.

BİR; burada altı çizili söz şudur; ‘yer değiştiren insan için onunla koşan ve onu algılayan..’ kişi, yazarak onu algılayan ve algıladığı oranda yazınsal metin düzeyinde onu betimleyen kişidir...

İKİ; Bir anlamda bu blog, üzerinde yürüyeceğim taşları döşediğim sırada, hem de o taşların üzerinde yürümemle gelişecek, dedim.

On yıl sonra yukarıdaki sözler! On yıl önce; Gezgin, dünyaya felsefel bir açıdan yaklaşır ve felsefesini kendisi, kendince yapılandırır.

Benzerler on yıl arayla bir açıdan. Edebiyat, nüfus hareketleri üzerinde kurulu bir okul ise ki ben bunu ileri sürüyorum bir süredir, şöyle ki üzerinde yürüyeceğim taşlar bunlar; edebiyat..yazınsal metin türleri...

Bu açıdan edebiyatçı da gezgin yaşamı gibi derin soluk alarak ayakta kalabilir her yazış ritüel/i sırasında, diyorum. Yazarına göre! Evet!

BİR; Yazarına göre yazınsal metin peşinde koşarak yaşamak ritüel/dir!

İKİ; Yazar, hem salt kendisinin yürüyeceği taşları döşer, hem o taşların üzerinde yürümesiyle gerçekleştirir gerçek yazınsal metni.

Yazarı ve yaratıyı tanımlamada çok mu kapalı sözler bunlar!
Yazınsal metnin betimlenmesinde çok mu kapalı sözler bunlar!

Görsel belge akan yazı üst/ilişikte. Gezgin Güncesi alt/başlık, on yıl önce imzaladığım anlatı on yıl sonra burada. Şimdi birlikte izliyoruz.

Sevgi, içtenlik...

Tekin Sonmez,
Stockholm, 28 Aralık 2009Gezgin güncesi

Gezgin, öteki çok bilinen bir adlandırma ile ‘seyyah’. Çok tanınmış bir örnekse, Evliya Çelebi. Fakat seyyah, gezgin anlamını tam karşılamıyor. Seyahat ile Gezginlik de böyle.

Gezginlik, ‘gezi’ eylemiyle sınırlanamaz. Gezgin de gezi yapan insan değildir. Gezgin, dünyaya felsefel bir açıdan yaklaşır. Bununla birlikte felsefesini kendisi, kendince yapılandırır kısacası.

Gezgin, Genzinlik boyunca kendisini de ‘sil baştan’ ortaya koyarak sınar. ‘Ben kimim’ diye sormakla yetinmez. Kendi ‘nirvana’sını, kendi içinde kendisiyle dener. Buna girişir, bunu göğüsler.

Bireylik (bireycilik değil) altyapsı ile kültür kimliği arayışı da girecektir, Gezgin’in gündemine. Bu arayış kadim insan kültürleri, doğa varlıkları kültürü ile iç içe girişerek birlikte atbaşı gidecektir.

Gezginlik, hayatı daha da ağırlaştırma anlamında düşünülmemeli. Tam tersine Gezginlik, hayatı yalınlaştırarak fazlalıkları atmaktadır.

Orta, büyük ve çok Büyük Gezginlik süreleri, hayatı basitleştirme ve birtakım bağımlılıkları atma sırasında sarsar, yıkarak yeniden yaratır Gezgin’i, kişilik ve kimlik sorununu.

Büyük, çok büyük Gezginlik Yolu’na çıkmadan önce, kendinizi küçük Gezginlik’te deneyin. Ruhsal ve bedensel uyumunuz nedir? Buna bakın!

Şunu sorun kendinize: ‘Ne kadar Gezginsiniz?’ Ve neden?

Radikal Gazetesi, ana gazete s4, 11 Ağustos 1997 Pazartesi